Bu Foruma yaptığınız ilk ziyaretiniz ise, Lütfen öncelikle Yardım kriterlerini okuyunuz.
Forumumuzda bilgi alışverişinde bulunabilmeniz için öncelikle Kayıt olmalısınız. Üye olmayanlar Forumumuzdan hiçbir şekilde aktivite uygulayamaz, Mesaj yazamaz, Konu açamaz, Eklenti indiremez. Forumumuzu tam anlamıyla kullanmak için Üye olabilirsiniz..
Hendek Harbi sırasında,
Sevgili Peygamberimiz de "aleyhisselam" bizzat çalışıyor ve
hendeği kazarken şöyle dua ediyordu: “Gerçek hayat yok hiçbir yerde, Cennettekinden başka.
Ensarla Muhacirine rahim ol Rabbim.”
Sonra müjdelerle aydınlandı her yer...
Vur kazmayı Ferhat gibi içinin dağlarına, Sen de eriş
o müjdece ey yolcu. Yüce davete uyup
kutlu beldeye, kutlu sefere çıkan kardeşlerimizi
dualarımızla uğurluyoruz. Bizi de duadan
unutmasınlar inşaallah.
ÖYLE anlar vardır ki, âdeta bittim dersiniz. Aczinizin son sözleridir söyledikleriniz. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Ve işte tam o sırada olmazlar olur, ilâhî bir inayet birden imdada yetişir. Sebeplerin tek tek tükendiği bir yerde, söz onundur artık.
Simurg gibi, küllerinizden o an yeni bir hayat, yeni bir insan doğar. Kim bilir kaç yüzüncü kez bu böyle olmuştur? Yine de unuturuz, çareyi hiç olmayacak yerlerde ararız. Yanlış adreslerden medet umarız. Halbuki dua ve Allah’a sığınış en emin çaredir. Acz ve fakr, en kısa en selâmetli yoldur. Hedefe çabuk vardırır. Rabbimize ulaştırır bizi. Yüce Sevgili’nin huzuruna çıkarız. Bir damlacık hayat nuru buharlaşmadan kaynağına kavuşur.
Dertler biter mi? Yine vardır ve hep olacaktır. Ama ruhun kavuştuğu huzur ve eriştiği hakiki iman sayesinde dağlarvari dalgalar, topuklara çıkar ancak. İnsanı aşamaz, boğamaz. Tılsım bozulmuştur.
Her devirde, her dönemde insanın hâli budur. İnişler ve çıkışlarla doludur hayatı. Ne onu üzen olaylar azalır, ne de ona ulaşan ilâhî yardımlar kesilir. Bazen şaşkınlık içinde aklımız karışır, seçemez olur doğruları. Hakka yönelmekte gecikiriz bir müddet.
Yönümüzü ve yüzümüzü ondan yana çevirince anlarız ki; hayatı veren ve bu hayatın sahibi olan Rabbimiz bizi yalnız bırakmamıştır. Gözyaşlarıyla beraber dilimizden bir söz dökülür: “Terk etmedi sevdan beni.”
Bu söz, bir dua gibi arşa yükselir.
Darmadağınık bir evde, perişan bir odada temizlik yapmadan ne oturabilir ne de çalışabiliriz. Kalbimizde böyledir, bazen dağılıyor, daralıyor, bin parça oluyor. Onun için de bir temizlik gerekiyor. Biçare kalbimizi, o kadar bencil duygular ve yabancısı olduğu fikirler kaplıyor ki, bunların esiri olmaktan bunalıyor “ah” “of” edip inliyor. Ruhumuzun inceldiği anlarda bu feryatları duyarız. Kalbimizin sesine uyarız. Çok geç olmadan ince bir temizliğe başlarız. Kalbimiz ki, o en temiz ve en saf yanımız. Tövbeyle arınmak ister. Ağlamakla, bulut olup yağmakla yıkanmak ister, İhtiyacı vardır. Serapa temizlenip güçlenmek ve beslenmek ister. Buyur etmek ister; “çün hazır oldu döşek/ Ona bir hakan gerek” der bebekler. Yüce Rabbin güzel isimlerinin tecellisini kendinde görmek ve göstermek ister.
Bu böyledir… Her sıkıntı feraha açılan bir kapı olabilir. Allah" Celle Celaluhu"Fettah’tır; kapılar açar. En umulmadık bir anda, size de bir kapı açılabilir.
“Dışarıda arama, yollar hep senin içinde.
Dön geriye dön, bir kapı açılır kalbinde.
Ateşli hastalık gibidir günahlar, ruhu yakar.
Tövbeyle arın, şifalar yakın rahmetinde.”
KALBİMİN yumuşadığı günlerden bir gündü. Öksüz ve yetim çocuklarla sohbet etmiştik. Bu mânâyı bir kez de orada yaşadım. Rahmetli Doktor Halûk Nurbâki hoca bir sohbetinde anlatmıştı. Sahabeden biri gelir Hz. Peygamber’e aleyhisselam" “Duygulanamıyorum” der. Adeta kitlenmiştir. Hz. Peygamber "aleyhisselam" o sahabeye, “Sokakta bir yetimle karşılaşırsan başını okşa. İçinde bir şeylerin kımıldandığını hissedeceksin” der. Denileni yapar, gerçekten de duygularının tekrar canlanıp, coştuğunu görür.
O gün ben de böyleydim. Bir baş okşamakla, onların arasında olmakla ben de açıldım, konuştukça ferahladım.
Her olay bizi derinden etkiliyor. Her bir olayla birbirimize bağlıyız. Görünmeyen bir zincirin halkaları gibiyiz. Tüm insanlarla birlikteliğimiz var. Bizden uzak olmayan biri var. Şükür ki bu bağı kuran, bu sevgiyi kalplerde uyandıran var. Bizden uzak olmayan biri var.
“Terk etmedi sevdan beni.”
Terk etmiyor bu sevdan hiçbir zaman. Ben unutsam da, sen unutmadın. Yaprak yaprak açtırdın ağaçları, çiçek çiçek donattın dalları. Dalların uçlarında rengarenk meyvaları. Hepsini, her şeyi benim için yarattın.“Terk etmedi sevdan beni.” Çünkü Sen Rahmandın. O yüce ve eşsiz sevginin şanındandır tüm bunlar.
Sığındığım, kollarına atıldığım nice gerçek olmayan sevgilerin kapılarını kapadık. Yüz bulamadık, Senden Senin dergâhından başka hiçbir yerde. Hepsi gitti, gidiyor da zaten… Bir zaman sonra anladık ki; aynalardaki güzellik aynalardan değilmiş. Biz aynadaki güneşe vurulmuşuz. Aynalar kırıldı. Güneş, gökte yine yalnız kaldı, pırıl pırıl. Sevginin güneşi de böyle, hiç sönmedi, sönmeyecek.
Sen tüm sevgilerin kaynağısın, Rahmansın.
Küçük diye ne bir karıncayı, ne de bir çiçeği terk etti rahmetin Senin. Her şeye, her şeyden yakınsın Sen. Her şey Senin çünkü Rahmansın Sen. “Terk etmedi sevdan beni.”
Bu sevgi beni yaratmadan hatta kainatı yaratmadan öncede vardı. Ezelde Senin, Ebed de. “Terketmedi sevdan beni.”
Sonra sonra, ilahi bir hikmetin ve sevginin ışığıyla yandı, aydınlandı her yer. Sen ki, Nurdun. O Nurdan uzak kalamazdı hiç kimse. Gizlenen, saklanan, uzak duranlar müstesna. Ama onları da unutmuyorsun, yine de yaşatıyorsun. Seni layıkıyla sevemedik. Allah’ım affet. Kayboldu bir kısmımız dünya çöllerinde, buharlaşıp gitti. Bir kısmımız ise yanıldığımızı anlayıp döndük. Davetine uyup tekrar düştük yollara, yöneldik huzura.
“Terketmedi sevdan beni” dedik. Aç kaldık, susuz kaldık. Uğrulara kandık. Aldandık, aldatıldık bu yollarda. Bir Sen vefalı çıktın, beni yalnız bırakmadın. “Terk etmedi Sevdan beni.”
SENİN adınla başlayan her nimet güzeldi, Senin için katlandığımız her zorluk da kolaydı. Nimetler Sendendi, Senindi. Sevginle sermest, aşkınla bihuş olup düştük yollara, yollarına. O sevdanın uğruna. Daha yakın olalım, rahmetinden kana kana içelim, tadalım diye yollardayız. Yollar ki adınla güzel, bu yolculuğun en güzel kelimesi de yine Sen’den armağan; “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, Lebbeyke la şerike leke lebbeyk…”
Sevginin, hasretin ateşi sarınca içimizi, ayaklarımızın altındaki yollarda kısalıyor sanki, zaman da dürülüyor. Geç olmadan anladık ki, “Hac” sevgiymiş meğer… Bir aşk damlacığının, sevgi seline kapılıp ummana doğru koşmasıymış, çağlamasıymış. Huzurdayım, kapındayım, kıyamdayım demekmiş.
Eller, diller ve gönüller arınmakta şimdi. Binler duygunun temizlenme vakti şimdi. Mahşerin provasına hazırlanıyor milyonlar. Günahın, lekenin bir zerreciği bile kalmamalı üzerimizde. Arafat’ta son bir defa daha yıkanıp arınmalıyız.
Gerçek hayat neymiş burada anlıyor insan. Rahmetine sarılıyoruz, kabuslardan uyanıyoruz. Savrulmaktan ve ezilmekten ise izzetinle kurtuluyoruz.
Seni bilmekle, Seni “Bir” ve “yakın” bilmekle rahatlıyoruz. “Terk etmedi sevdan beni.”
Hiçbir zaman, ne dünyada , ne kabirde, ne de ahirette… Her nereye gidersek Sendin bizimle kalan, binbir isminle bizi kuşatan, bizimle olan.
Senden başka kim var ki, kimimiz olabilir ki, bizi bilen? Varlığının yanında ne ki bu gölgeler? Senden medet almayan sevgiler, sönüp gittiler birer birer. Sen ki sönmeyensin! Sen ki, ölmeyensin! Sen ki, eşi ve benzeri olmayansın! Sen ki, kullarını unutmayansın! “Terketmedi Sevdan beni.”
ALLAH’IM Sen ki, Rahmansın, yaşamak bu olmalı, gerçek hayat da bu olmalı. Çok şeyi bilmek değil, sadece bir şeyi bilmek, o yüce gerçeği bilmek. “Terk etmedi sevdan beni” demek. Ve seni sevmek… İşte bütün mesele bu… Seni sevmek, ölesiye sevmek, ebediyen sevmek. Mevlânâ gibi “Yarabbi; İşte Senden başka kimse yok! Sana teslim olan da, ağlar sayılmaz… Ey Nur; Sana karşı hiç kimsenin adını anmak lâyık değil. Bu bir damlayı, af ve rahmet denizlerine ulaştır. Kötülükleri bizden ırak et. Dua ve dileklerimizi kabul et…” Amin…
Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattâb el-Kureşî el-Adevî, Annesi Zeyneb Bintu Maz'ûn'dur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a peygamberliğin gelişinin üçüncü yılında doğmuştur. On yaşında iken hicret etmiştir. 84 yılında da vefat etmiştir. Vefatında 87 yaşındaydı. Bu hesâba göre hicret sırasında 13 yaşında olması gerekir. Bedir Savaşı sırasında 13 yaşında olduğu da bilinmektedir. Müksirundandır. 2630 hadîs rivâyet etmiştir.
Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) babasıyla beraber müslüman oldu, hicret etti. Bedir Savaşı'na katılmak istedi. Küçük olduğu için alınmadı. Uhud için de öyle oldu. Hendek'e katıldı, çünkü Hendek Harbi sırasında 15 yaşına basmıştı.
Abdullah iri, esmerce bir zattı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'dan çok hadîs rivâyet edenlerdendir (müksirun). Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ebu Zerr, Hz. Muâz, Hz. Aişe, vs. pek çok Ashab (radıyallahu anhüm ecmain)'dan hadîs rivâyet etmiştir. Kendisinden de Câbir, İbnu Abbâs, oğulları Sâlim, Abdullah, Hamza, Bilâl, Zeyd, Abdullah ve kardeşinin oğlu Hafs İbnu Âmur; Kibâru't-Tabiîn'den Sâd İbnu Müseyyeb, Eslem Mevla Ömer, Alkame İbnu Vakkâs, Ebu Abdirrahman en-Nehdî, Mesrûk vs. hadîs rivâyet etmişlerdir. Ashâbın âlimlerindendir. Bilhassa hacla ilgili menâsiki en iyi onun bildiği kabul edilir.
Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) sünnete bağlılığıyla meşhurdur. Öylesine ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın her indiği yere inmiş, her namaz kıldığı yerde namaz kılmış, dibinde istirahat ettiği ağacın altında istirahat etmiştir. Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm) yanında her anılışta İbnu Ömer (radıyallahu anh)'in ağladığı belirtilir.
Mescid-i Nebevi'nin "Suffe" kısmında yatıp kalkanlardandı. Kendisi şunu anlatır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sağ iken, kim ne rüya görse anlatırdı. Ben de rüya görsem diye temennîde bulunurdum. Ben genç, bekar bir delikanlı idim, Mescid-i Nebevî'de yatıp kalkardım. Birgün rüyamda iki melek geldi beni götürdüler... Ben bu rüyayı kardeşim Hafsa'ya anlattım, o da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a anlatmış" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa" buyurmuş. Sünnete bağlılığın zirvesinde olan Abdullah bu tavsiyeden sonra geceleri pek az uyur olmuştur. İbnu Mes'ud: "Kureyş gençlerinin dünyada nefsine en çok hâkim olanı Abdullah İbnu Ömer'dir" demiştir. Abdullah'ın dünyaya meyletmediği, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefatından sonra da, önceki hâletini ölünceye kadar hiç değiştirmeyen Ashâbtan yegane kişi olduğu belirtilir. Ebu Seleme: "Ömer İbnu'l-Hattâb öyle bir devirde yaşadı ki, kendisinin benzerleri vardı. Oğlu Abdullah öyle bir zamanda yaşadı ki, onun benzeri yoktur" demiştir. Abdullah (radıyallahu anh)'ın eşsiz hâli, "Vefat ettiği zaman, hayatta kalanların en hayırlısı idi". "Verâ yönüyle ondan ileri olanı yoktu" gibi sözlerle ifâde edilmiştir. Câbir İbnu Abdillah: "İçimizden herbirine dünya meyletti, biz de dünyaya meylettik, Ömer'le oğlu Abdullah hâriç" demiştir.
Nafi'nin şu rivâyeti bunu te'yîd ettiği gibi cömertliğine de bir örnek teşkil eder: "İbnu Ömer (radıyallahu anh) bir defasında otuz bin dirhem dağıtır, sonra bir ay müddetince tek parça et yiyemezdi. "Nâfi'ye "Yoksa İbnu Ömer et yemez miydi" diye sorulur. "Hayır" der, "Yerdi, eğer oruçlu ise veya sefere çıkmışsa. Bu durumlarda daha çok yerdi."
İbnu Ömer (radıyallahu anh)'e sünnete bağlılık başkalarında görülmeyen bir üstünlük kazandırmıştı.
Şa'bî, İbnu Ömer (radıyallahu anh)'in hadîste çok üstün olduğu halde, fıkıhta bu derece başarılı olamadığını belirtir. Bu belki de onun dinî meselelerde çok ihtiyatlı olmasından ileri geliyordu. Çünkü fetva vermekte, dindarlığı sebebiyle, şedîd bir ihtiyat ve çekinmeye sahîpti, hususan kendisiyle ilgili ise. Bu yüzden, Şam ehlinin çokça muhabbet ve arzularına rağmen hilâfet meselesinde nizâya girmedi. Hz. Osmân'ın ölümünden sonra, bir grup insanla yanına gelen Mervân İbnu'l-Hakem: "Şam ehli seni istiyor" diyerek halifelik bi'atı yapmak ister. Abdullah (radıyallahu anh): "Iraklılarla ne yapacağım?" diye sorar. Mervân "Onlarla harb edersin!" deyince:
"- Allah'a yemin olsun! Bütün insanlar bana itaat edip, sâdece Fedek halkı hâriç kalsa, onlarla mücadeleye girip tek kişiyi öldürecek olsam yine de bu işe girmem" der.
Hiç bir surette fitnelere katılmadı. Hz. Ali'nin yaptığı savaşlara da katılmadı. Ancak sonradan asilere karşı Hz. Ali (radıyallahu anh)'nin yanında yer almadığına pişman olmuş ve hatta öleceği sırada: "İçimde dünya ile ilgili tek pişmanlığım var, o da âsi gruba karşı mücâdele etmemiş olmam" demiştir.
İbnu Ömer (radıyallahu anh)'in ilk katıldığı gazve Hendek'tir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında seriyyelerden geri kalmamış vefatından sonra da hacc'a düşkün olmuştur. Câfer İbnu Ebi Talib'le Mûta Gazvesine iştirak etmiştir. Yermuk Savaşı, Mekke Fethi, Mısır ve İfrikiyye'nin fethi, Hudeybiye'de Bey'atu'r-Rıdvân İbnu Ömer'in katıldığı seferlerden hatıra gelenleridir.
İbnu Ömer (radıyallahu anh) çok cömertti, bol bol sadaka verirdi. Bir mecliste otuz bin dirhem bağışladığı olmuştur. Mal ve mülkü içerisinden hoşuna gidenleri öncelikle bağışlardı. Kölelerinden, onun bu huyunu öğrenenler kendilerini Abdullah (radıyallahu anh)'a beğendirerek azâd edilmelerini sağlamak için, namaza niyaza başlarlar, camiye cemaate daha çok devam etmeye gayret ederler, gözüne girerlerdi. O da böylelerini hemen âzad ederdi. Kendisine: "Ey Ebu Abdirrahman, onlar seni aldatıyorlar, içlerinden gelerek yapmıyorlar" diyenlere şu cevabı verirdi:
"- Biz Allah yolunda aldatmak isteyenlere hemen aldanmaya hazırız!" Bir defasında Medine civarında rastladığı bir çobanın dürüstlüğü çok hoşuna gider. Dönüşte sürüyü çobanıyla birlikte satın aldıktan sonra çobanı azad eder ve epeyce de koyun bağışlar. Bir seferinde de çok sevdiği Remse adlı câriyesini azad eder ve gerekçe olarak "Cenâb-ı Hakk'ın: "Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça iyilikte kemâle (birr'e) erişemezsiniz." (Al-i İmrân: 3/92) dediğini işittim" der. İbnu Ömer (radıyallahu anh)'in bütün bu zâhidâne davranışlarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisine yaptığı şu tavsiyesinin bir tatbikini görmemek mümkün değil: “Ey İbnu Ömer! Dünyada, tıpkı bir garîb yabancı bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehli arasında addet. Ey İbnu Ömer! Bilki kabirde de dinar ve de dirhem var. Oradaki sermaye, dünyada işlenmiş olan hayırlar ve şerlerdir. Cezaya ceza, kısasa kısastır. Dünyada çocuğundan yüz çevirme ki, Allah da ahirette senden yüz çevirmesin, şâhidlerin huzurunda rezîl etmesin..."
Hz. Abdullah İbnu Ömer 73 yaşında, İbnu Zübeyr'in katlinden üç ay kadar sonra vefat ediyor. Ölümüne de Haccâc sebep oluyor. Şöyleki: Haccâc bir gün halka hitabetmiş, sözü uzatarak namaz vaktini daraltmıştı. İbnu Ömer (radıyallahu anh): "Güneş seni beklemiyor!" diye müdâhele eder. Bu müdâheleden doğan tatsızlıktan intikam almaya karar veren Haccâc, bir adama emrederek, zehirli bir okun ucunu kalabalıktan hasıl olan bir sıkışıklık esnasında ayağının sırtına batırır.
Oktan geçen zehir sebebiyle hastalanan Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) bir müddet yatar ve ölür. Allah ondan ve emsâlinden ve onu kendine örnek edinenlerden râzı olsun. [72]
Konu ceylannur tarafından (17-01-2008 Saat 20:24 ) değiştirilmiştir..
Sen ki sönmeyensin! Sen ki, ölmeyensin! Sen ki, eşi ve benzeri olmayansın! Sen ki, kullarını unutmayansın! “Terketmedi Sevdan beni.”
ALLAH’IM Sen ki, Rahmansın, yaşamak bu olmalı, gerçek hayat da bu olmalı. Çok şeyi bilmek değil, sadece bir şeyi bilmek, o yüce gerçeği bilmek. “Terk etmedi sevdan beni” demek. Ve seni sevmek… İşte bütün mesele bu… Seni sevmek, ölesiye sevmek, ebediyen sevmek. Mevlânâ gibi “Yarabbi; İşte Senden başka kimse yok! Sana teslim olan da, ağlar sayılmaz… Ey Nur; Sana karşı hiç kimsenin adını anmak lâyık değil. Bu bir damlayı, af ve rahmet denizlerine ulaştır. Kötülükleri bizden ırak et. Dua ve dileklerimizi kabul et…” Amin…
__________________
Mutluluk insanı tatlı yapar... Başarı ışıltılı... Zorluklar güçlü... Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevâzı...
Konu dutkmd tarafından (23-06-2008 Saat 13:55 ) değiştirilmiştir..
ALLAH’IM Sen ki, Rahmansın, yaşamak bu olmalı, gerçek hayat da bu olmalı. Çok şeyi bilmek değil, sadece bir şeyi bilmek, o yüce gerçeği bilmek. “Terk etmedi sevdan beni” demek. Ve seni sevmek… İşte bütün mesele bu… Seni sevmek, ölesiye sevmek, ebediyen sevmek. Mevlânâ gibi “Yarabbi; İşte Senden başka kimse yok! Sana teslim olan da, ağlar sayılmaz… Ey Nur; Sana karşı hiç kimsenin adını anmak lâyık değil. Bu bir damlayı, af ve rahmet denizlerine ulaştır. Kötülükleri bizden ırak et. Dua ve dileklerimizi kabul et…”
Amin…