|
Super Moderator
Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 13.931
|
Derbesiye Günleri (12) Resimler
Anlatı
Derbesiye Günleri (12)
Hamit Can
(İTHAF – Kıymetli Ziya Badur, Hıdır Öner, Hikmet Öner, Aslan Alpaslan, Faik Taştekin, Mehmet Ata Can, Şakin Can, İzzet Gül, Gani Evis, M.Siraç Can, Mehmet Yıldız, İdris Evis, Mahmut Naifoğlu, Mehmet Erbeyi, Mehmet Aras, Erol Akın, Necat Kavak, Şeyhmus Akgündüz, Faysal Bileşik, Nezir Iraki, Ramazan Gümüş, Necmettin Gülşahin, Fahri Gülşahin, Şükrü Çelik, Abdullah Çelik, Mehmet Sinan Akgül, Yavuz Ağaoğlu, Hasan Gülşahin, M.Cemal Yaman, Abdurrahman Alpaslan ve adlarını sayamadığım diğer dostlar, bu bölümü sizlere ve şahsınızda tüm Derbesiyelilere ithaf ediyorum. -H.Can.)
SOLUK RESİMLER
BİR yaz sabahı çaydanlığı kapıp, parkın içindeki tulumbadan çay suyu almaya gittim.
Sokağı hızla geçtim.
Ilıklaşmaya hazırlanan mis serin havayı teneffüs ettim. Ağaçların koyu gölgesinde gençlerden oluşmuş bir topluluk görünce şaşırdım. Ne yapıyorlar diye merak ettim. Onlara doğru yöneldim. Yerde baygın yatan adamın çevresinde kümelenmişlerdi. Kaskatı kesilmiş, kır saçlı, sıska yapılı, lacivert gömlekli, orta yaşlı kişi “Sarhoş Memet”ten başkası değildi.
Sırtüstü yığılmıştı. Gözleri kapalıydı. Kafasının altında sararmış bir gazete parçası vardı. Kırışık alnına küçük bir akasya salkımı düşmüştü. Toprağa bulanmış siyah kundurasının teki ayağından çıkmıştı.
Güçlükle nefes alışverişini ve gürültüyle horlayışını izledikçe içim burkuldu. Üzüldüm. Onun gibi efendi ve hassas mizaçlı birini “ayyaşlık”la bağdaştırmaya gönlüm elvermedi. Söylenenlere bakılırsa, “gece zil-zurna sarhoş olana kadar yine içmiş” ve oracıkta sızmıştı.
Ona ne zaman rastlasam, hep düşünceli olurdu. Derinden yaralanmış ruhunun çektiği acılar, benliğini nokta nokta sarmıştı. Sanki okunması zor çizgilerle dolu yüzünde tüm hazin saatler “tık” deyip durmuştu.
***
BAHÇE, Derbesiye’nin en gözde mekanlarındandı. Nahiyenin saf hava üfleyen akciğerleriydi adeta. Sıcakların kırılmaya başladığı ikindilerle birlikte hareketlenir, kuruyemişler ve meyveler eşliğinde sohbet eden ailelerle renklenirdi. Çocuklar berrak su arklarının çevresinde neşeyle oynar, kuzular gibi koşuşur ve rengârenk çiçeklerden taçlar yaparlardı.
Bahçeyi, Süleyman adında mütevazi bir bahçıvan çekip-çevirirdi. Çalışkandı. Hiç boş durmazdı. Karınca gibi çalışırdı. Ağaçlara gözü gibi bakardı. Çapa, kürek, kazma, orak, makas ve öbür araç-gereçlerini yanından ayırmazdı. Ağaçları budar, çevrelerini çapayla beller, toprağın altını-üstüne getirirdi. Zararlı otları üşenmeden tek tek ayıklardı. Semizotu, maydanoz, nane ve yeşil soğan tarhları elinin dokunmasıyla sanki gülümseyen çehrelere dönüşürlerdi. Şeftali, kayısı, badem, elma, kiraz ve armudun yanısıra kıpkırmızı domates, leziz biber ve parlak patlıcan yetiştirirdi. Bahçeye gelmiş Derbesiyelileri, evlerindeymiş gibi nazikçe ağırlardı.
Bir akşamüstü ailece bahçedeydik. Komşular, amcamlar ve başka tanıdıklar da oradaydı. Yanlarına örgü ve nakış işlerini almış genç kızlar ve kadınlar, sakin köşelere çekilmişlerdi. Çay ya da meşrubat içenler, seyrettikleri filmleri heyecanla birbirlerine anlatanlar, havadan-sudan konuşanlar. Erkeklerin oturduğu taraf daha kalabalıktı. Çocuklarsa güllerle çimenler, çiçeklerle ağaçlar arasında mekik dokuyan kelebeklerden farksızdı.
Bir ara Bekir Başçavuş çıkageldi. Sivil giyinmişti. Oradakileri selamladı. Çimenliğe oturdu. Uzaktan geldiğini gören bahçıvan, el devinimleriyle selamına karşılık verdi. Birkaç dakika içinde bir gül demetiyle Bekir Başçavuşa yaklaşıp, musafahalaştı. Ekinlerden, kavurucu sıcaklardan, bağlardan, başka memleketlerden falan konuşuldu. Yaklaşık çeyrek saat sohbet ettiler. Derken Bahçıvan Süleyman, kazdığı küçük bir su arkından söz ederek, işinin başına dönmek için müsaade istedi. Başçavuş, "seninle önemli bir konuda konuşmam lazım” deyip koluna girdi. İki adam yavaş adımlarla, aheste aheste oradan uzaklaştı.
Sonradan nakledilenlere göre o gün aralarında geçen diyalog, özetle şöyleydi:
- Süleyman, seni severim, bilirsin. Maşallah çalışkansın, beceriklisin, zekisin... Ama ne olur, bu işten vazgeç. Gözünün önüne çocuklarını getir. Onların yetim kalmasını elbette istemezsin! Bu yollar kimseye yar olmamış... Sonu ya feci ölümlerle, ya hapishanelerde çürümekle biter. Hep böyle olmamış mı? Senden rica ediyorum; sakin kafayla tekrar tekrar düşün... Bana hak ver... Ben senin iyiliğini istiyorum...
- Başçavuşum, söylediklerin çok doğru... Fakat malum ekmek parası...
- Bahçe sana yetmiyor mu? Şükret Süleyman!
-Terkedemiyorum efendim... Nasıl anlatsam? Tiryakilik gibi, hastalık gibi bir şey... İstesem de bırakamıyorum.
Bahçıvanın ‘tiryakilik’ diye tanımladığı tutkusunun net adı kaçakçılıktı. Terkederse hayatını ölümden farksız kılacağını ya da kendini müthiş bir boşlukta hissetmeye neden olacağını vurguladığı riskli, belalı, karışık bir alışkanlıktı.
*
Bir gece Derbesiye’nin batı yönünde müsademe çıktı. Halk, damlarda ürkütücü bir sessizliğe gömüldü. Silah sesleri kesildikten sonra, ilkin fısıltıyla, ardından yüksek sesle dile getirilen şok edici haberler çevrede yankılandı. Derbesiye, ‘Bahçıvan Süleyman öldürülmüş’ havadisiyle sarsıldı. Ortalık bir anda bu kahredici olayla çalkalandı.
O korkunç gece şöyle anlatılırdı:
Parlak bir ayışığı vardı. Birkaç yerinden kurşunlarla ağır şekilde yaralanmış ve yere kapaklanmış Süleyman, ayağa kalkmaya çabalamış.
Göz açıp kapayıncaya kadar bulunduğu alan kan gölüne dönmüş. Acıyla feryad ediyormuş. Avazı çıktığı kadar bağırıyormuş. Durmadan çocuklarını çağırıyormuş:
“Oğullarım... Kızlarım... Gözbebeklerim... Gelin, görün perişan halimi... Babanız ölüyor yavrularım... Yusuf... Suphi... Behiye... Canlarım... Nerdesiniz!? Gelin artık...”
Günler, haftalar, aylar geçtikçe neler mi oldu, neler mi yaşandı? Bahçe, yetim kalmış bir çocuk gibi anbean sararıp solmaya, kuruyup tarumar olmaya yüz tuttu.
Sonra? Sonra? Daha? Daha neler mi oldu? Ah anlatabilsem!
|