Bu Foruma yaptığınız ilk ziyaretiniz ise, Lütfen öncelikle Yardım kriterlerini okuyunuz.
Forumumuzda bilgi alışverişinde bulunabilmeniz için öncelikle Kayıt olmalısınız. Üye olmayanlar Forumumuzdan hiçbir şekilde aktivite uygulayamaz, Mesaj yazamaz, Konu açamaz, Eklenti indiremez. Forumumuzu tam anlamıyla kullanmak için Üye olabilirsiniz..
haketmedim bu aşkı.
Siz bu aşkı haketmediniz.
Bırakıp düşmanı savaş meydanında
ve hatta bir avuç silah arkadaşınızı dahi bırakıp
orada dev bir orduya karşı,
dişi bir yüreğe kaçacaksınız ha?
Düşman dağların ardında silahlarını yağlarken
ve uçan kuşu hedef yaparken zulmüne,
esrara, zülüfe, şiire, güle ve bülbüle sığınacaksınız öyle mi?
Öyle mi erkek kardeşlerim?
Öyle mi kız kardeşlerim? Ne kadar güvendik oysa size.
Ben kendime ne kadar güvendim.
İstanbul'un ortaya yerinde dolaşırken ne zaman aklıma Malatya gelse,
ayak parmaklarımın ucunda yükselip yükselip ufku seyrettim.
Ve binlerce inançlı adam ve dahi kadın ve dahi deli beden,
avuçlarını kalplerinin üzerinde biriktirip sökmeye hazırlandılar.
Söküp atmaya hazırlandılar patlayacak bir sesin,
bir çığlığın, bir kahkahanın gösterdiği yöne doğru.
Atını çatlata çatlata koşturan bir adam bekledik.
Bir adam bekledik Kayseri'den,
Sivas'tan, Diyarbakır'dan, Konya'dan, Bursa'dan.
Fakat, ardına taktığı uyuz eşekle birlikte sürüklenen sünepe,
miskin ve düşkün adamlar yenilgi haberleri getirdiler sadece.
Ve arsız arsız bakıp yüzümüze; "Çeçenistan ne olacak?" diye sordular.
Ulan, bin taneniz bir Çeçen etmiyorsunuz; neyi sormaktasın?
Ulan, bak etrafına ve gördüğün şeylerden hangisini haketti o korkak kalbin;
söyle? Sen kimsin be, sen kimsin?
Bırak şu aşk işlerini de önce ismini hatırla!
İsimsiz bir aşk, renksiz bir aşk, kokusuz bir aşk,
ateşsiz bir aşk, sıvı bir aşk nasıl yarışabilir
Ferhat ve Şirin, Kerem ve Aslı ile?
Yarışamıyorsunuz. Koşamıyorsunuz.
Sizi gördüm atlarınızdan düşerken.
Sizi gördüm kapaklanmış vaziyette düşmanın önünde.
Sizi gördüm, tenhalara pusmuş, ürkek, iğreti.
Hangi hakla, yiğit kızlarımızdan birini de tutarak kolundan,
ruhundaki şarap mahzenine sürükleyeceksin sen?
Senin "aşk" dediğin, zayıf, titrek, hastalıklı, sancılı bir kaç kelime,
bir kaç fotoğraftan başka nedir ki?
Nasıl bir "aşk"ı olabilir korkak bir askerin,
korkak bir mücahidin, korkak bir devrimcinin?
Dövüşürken kara aslanlar, kara alınlar, kara kaslar
dev ordulara karşı, bine bir,
tanka saban bir oranla zaferler yazarken göğüslerine,
sen burda, geride, arka planda, kızlarımızla gözgöze geleceksin ha?
Utanmadan, sıkılmadan uzanacaksın bir kalbe?
Utanmadan sıkılmadan uzanacaksın bir sarı zülüfe, bir göz ucuna?
Bir korkağın aşkı nedir ki? Nedir ki aşkı bir hainin?
Annesinin dizi dibinde titreyen bir süt çocuğunun yüreği ne kadar büyüyebilir?
Ne kadar dövüşebilir tosuncuklar?
Siz bu aşkı haketmediniz.
Ve yok bundan sonra beyaz duvarlara
kırmızı harflerle ilan-ı aşk yazıları döktürmek.
Ne zaman ki zaferi,
patlamış bir nar gibi çıkartıp koyar avuçlarımıza Malatya,
ne zaman ki uzakları yakın eder Diyarbakır,
ne zaman ki yarin nefesi kadar sıcak
ve kanımızı kızıştıran müjdeler getirir Sivas,
ne zaman ki Kayseri harbiden Kayseri olur;
işte o zaman ben de pencerenizin altında durup
aşk türküleri mırıldanacağım size bütün gecelerde.
Ve siz kulağınızı kamaştıran türkülerimi havada yakalayıp,
üfleyeceksiniz sevdiğinizi zülfüne.
Bunu haketmiş olacaksınız.
Hakettiğiniz gün gelin yanıma.
Şimdilik küsüm sizinle. Konuşmuyorum.
Ne kapıma, ne kapınıza!
İdris ÖZYOL
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Yollar senin olsun diyorum, ben kenardan yürürüm. Üstümüze yıkılıyor dediklerimiz ve biz dediklerimizin üzerine yıkılıyoruz. Yaralı bir hayvan gibi, arkamızda bir kan ırmağını sürükleyerek, yıkılıyoruz ettiğimiz her lafın üstüne. "Gece gündüz tenhalarda bekleyenim var demedin" diyorum bakarak gözlerine ve baktığım herşey üzerime yıkılıyor.
Bütün suçlar, bütün aşklar, bütün kaçaklar, bütün ihanetler, bütün kırıklıklar üstümüze boca ediliyor ansızın ve kör ve yaralı ve sadık ve kalbimizi avuçlarımıza alarak yıkılıyoruz.
Bizi yıkıyorlar, eski bir binayı yıkar gibi, kadim bir bilmeceyi çözemeyip kenara atar gibi, bir çiçeği kopartıp koklamadan ezer gibi yıkıyorlar bizi. Ve dilsiz ve bütün kelimeleri elinden alınmış ve yenik bir şehir gibi duruyoruz "onların tarihi"nin önünde.
Daha fazla ölmemizi istiyorlar, daha fazla yenilmemizi, daha fazla unutmamızı. Ölmeye ve yenilmeye eyvallah belki, ama unutmak asla. Unutamıyoruz. Zihnimizden kovduğumuz şeyler, bir bakıyorsun çocuklarımızda yeşeriyor. Biz bıraksak onlar alıyor savaş meydanının kenarına yığılmış mızrakları. Mızraklı ilmihal gibi yaşıyoruz ve mızraklar üstümüze yıkılıyor. Bir ilmihal kalıyor geriye, ama 'hal'imizi 'ilim' yapamıyoruz.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. "Gördüklerini unut diyorsun" bana ve herşeye rağmen bir cümle düşüyor ağzımdan: "Zet öldü bebeğim, Zet öldü". Zet niye ölüyor bilmiyorum ve niye böyle bir diyalog geçiyor aramızda ve niye geçiyor bizim adamlar karşı orduya ve niye mızraklarına musaf bağlıyorlar, bilmiyorum.
Hiçbirşey bilmiyorum ve bilmediğim şeyler üzerime yıkılıyor. Suç üzerime yıkılıyor ve detaylarını bilmediğim, belki de hiç yeralmadığım şeylerden dolayı yargılanıyorum "suyun önünde". Su akıyor ve ben yargılanıyorum. Su akıyor ve biryerlerimiz kanıyor durmadan.
Su akıyor ve yeniliyoruz hep. Niye yeniliyoruz bilmiyorum. Niye yanımda yürüyen adam, sokağın köşesine geldiğimizde lüks bir 'mercedes'e biniyor, bilmiyorum. Bunları bana sorma oğlum, bunları bana sorma. Ben olmadım hiç, biz de olmadık.
Tahta kılıçlılar ve cüzamlılar ordusuyduk yeldeğirmenlerinin önünde. Yeldeğirmenleri dönmeye devam ediyor ve kırıldı kılıçlarımız. Niye ordaydık ve niye savaştık, bilmiyorum. Git ve aramızda sıyrılıp yüksek masalara kurulanlara sor herşeyi. Onların bir cevabı vardır mutlak. Çünkü biz sorulardan, onlarsa cevaplardan yontuldu. Biz sorularımızla kaldık ortada, onlarsa cevapların nimetiyle palazlandı. Belki bütün hikaye bu, belki de hikaye mikaye yok ortalıkta.
Üstümüze yıkılıyor herşey ve biz herşeyin üstüne yıkılıyoruz. Çocuklarımızı öldürüp önümüze atıyorlar. Avuçlarımızdaki kana benziyoruz ve giderek bir avuç kan oluyoruz kendi avuçlarımıza kilitlenen. Bizi kilitliyorlar oğlum.
Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz 'Mecnun'ların içine. Bizi kilitliyorlar oğlum ve tarih en büyük kilididir insanlığın. Bizi tarihin içine kilitliyorlar.
Sana birşey sorduklarında asla konuşma oğlum, ağzını açıp birşey söyleme. Çünkü her cevap ihanetin kapılarını aralıyor. Her cevap biraz daha öldürüyor bizi ve yadellerin oluyoruz konuştukça. Yadeller, hepsi bu ve yıkılıyor üstümüze sıla, yıkılıyor üstümüze memleket, yıkılıyor üstümüze bir türkü. Geriye bir Leyla kalıyor hiç görülmemiş, bir de 'Mecnun' yüreğim. Ve belki de son yıkım onların güllesiyle geliyor. Bekliyorum. Sen bekleme ama!
Bizi kilitliyorlar oğlum. Sorularımızın, yenilgilerimizin ve suçlarımızın içine kilitliyorlar. Demirin, ihanetin ve yıkılan gecekonduların içine. Kavuşamadığımız 'Leyla'ların ve ihanet ettiğimiz'Mecnun'ların içine.
İdris ÖZYOL
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Akıntıya karşı kürek çekmenin ahmaklık olarak görüldüğü bir çağda doğup, ne yöne olursa olsun kürek çekmenin bile bönlüğe tekabül edeceği bir zamana doğru yürümekteyiz. Fakat ısrarla ve ısrarla, bir taşın inadı, bir suyun sabrı, bir çalının dikkafalılığıyla sürdürüyoruz akıntıya karşı kürek çekmeyi. Kuralların kuraldışını bile iyice belirlediği, hilelerin bile hüküm altına alındığı, isyanın dahi yasalarının çıkarıldığı bir çağda, kayıtsız kuyutsuz bir aşkla kalkıp ayağa, kayıtsız kuyutsuz savrulmalarla koşuyoruz meçhule.
Biliyoruz hiç birşey yok uzakta. Dağların ardında halleri bizden iyi olmayan ve bizden de kötü olmayan başka topraklar ve başka suratlar var sadece. Suratlar ve sahte gülücükler müzesine çevrilmiş şehirler var dağların ardında. Boyu bizim boyumuzdan daha kısa kasabalar ve o kasabaların daha büyük yerleşimlere gidince horlanan insanları var. Herkesin bir taşrası, her taşranın bir isyanı var.
Ve akıntıya karşı kürek çekiliyor başka kalplerde, başka suretlerde ve başka kisveler altında. Gidilecek bir yer yok ve belki de sarsıcı olan bu. Bizi avuçlarına alıp kalbimizi daraltan, ruhumuzu coşturan, kanatlandıran şey bu. Hiç birşey yok ve hiç bir toprak kalbimizden daha büyük değil. Hiç bir toprak hayallerimizde yayılan yeşil ülkelerin yerini tutmuyor.
Ve kendi zihnimize düzenlediğimiz akınlar, yıkıp geçiyor gerçek hayatların "büyük ülke" yalanlarını. Asıl ülke biziz ve her birimiz ayrı bir kıtayız yeryüzüne dağılan. Akıntıya karşı ve akıntıya rağmen ve akıntıya kayıtsız ve akıntının düşmanı olarak kendi içimizde bir yerlere doğru kürek çekiyoruz. Bizi, gözlerimizde duran kara bir nokta, vicdanımızda serpilen bir hesap, ciğerimizi okuyan bir kavga bekliyor akıntının arkasında. Bundan başka birşey yok. Gittim ve gördüm; yok!
Küreklerimize asılarak ve her seferinde başladığımız yere dönerek sürdürdüğümüz bu kavganın nihayetsiz oluşu, kavgayı daha bir anlamlı kılıyor. Kavganın neticesini değil, kendisini seviyoruz biz. Ayakta durmayı ve iki yana savrularak yürümeyi seviyoruz. Yürürken dallara çarpmayı, taşlara takılmayı, duvarlara toslamayı ve el yordamıyla ilerlemeyi ve ilerledikçe başladığımız yere dönmeyi seviyoruz. Kanımızı hareketlendiriyor bu. İçimizi ısıtıyor.
Mana ve maksat kazanıyoruz. Nimetin bir anlık serinliği mihnetin genişliği karşısında nedir ki! Ve nedir ki, yolcunun imanı karşısında yolların uzayıp kısalan ömrü. Yaralı yolcularız biz çünkü ve yol kaybolsa da yürümeye devam ederiz. Ve çünkü yol bahanedir. Ve çünkü bahaneler hayatı genişletir. Ve çünkü hayat, hep burada, yanımızda olan ve asla başka bir yerde daha da güzelleşmeyen bir şeydir. Ve çünkü güzellik, onunla savaştığın sürece anlamlıdır. Ve çünkü anlam, akıntıya karşı vardır.
İdris ÖZYOL
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Bir uyuşma bedende, zihinde ve düşlerde.
Belki bir kirlenme bu, belki çürüme, belki de bir karpuzun içini yemesi gibi birşey.
Baktığım bütün yüzlerde,
kendinden ve insanlardan uzaklaşmanın ağır faturası.
Devasa bir inançsızlık, devasa bir ümitsizlik ve dev bir kaçış.
"Bu toprakları kime bırakmaya niyetlisiniz acaba?"
diye sorsam gözlerimin içine anlamsız anlamsız bakacağınızdan eminim.
Kendi kabuğuna çekilmiş ve orada "kara bir inci" üretmeye çalışan
insanların suçüstü yakalanmışlığı var bakışlarınızda.
Size incilerden nefret ettiğimi söylemeliyim.
Gövdesine saplanmış bir taşı dünyanın en güzel mücevherlerinden
biri haline getirmek fikri alabildiğine yabancı bana.
Atılan bir taşla yaşamaya alışmak bile kötü bir duyguyken
onu onur duyulası bir maddeye dönüştürmek,
tepkisiz, teslim olmuş, apolitik varlıkların işi olsa gerektir.
Oysa insana düşen, kendisine yönelen bütün yabancı unsurları
reddetmek ve o unsurların kaynağına doğru haykırmaktır.
Bir "inci"ye meziyet yükleyen bütün felsefelerin karşıtıyım
ve karşıt olmak, şu dünyadaki hanemize yazılan en "pırıltılı" şey.
Bir vakitler, inanç ve kararlılıklarına bakarak
benim de yanlarında saf tuttuğum sıkılmış yumrukların
gevşediğini görüyor bu gözler.
Beyazla pembe arası bir renk turu yaşanıyor o avuçlarda şimdi.
O avuçlarda, o yumruklarda
"yumuşama"nın tiksindirici ve iç karartıcı yüzü dolaşıyor.
Baktığım bütün yüzler kapanıyor karşımda
ve kilit vuruluyor aşklara. Kilit vuruluyor topraklara,
üstünde doğulan ve bir bıçak gibi dolaşılan bütün şehirlere,
köylere, evlere kilit vuruluyor.
Ürkek ve kendi gölgesinden bile korkan güvercinler gibi yaşadığınız
bu aşklardan size bir sancıdan başka birşey kalmayacak.
Küçük bir ses parçasıyla kalbi pır pır eden
ve güvenli kuytulara sığınmak için topluca havalanan
güvercinlerin aşkından ne olur ki? Ne olur ki sizin aşkınızdan?
Ve ne hakkınız var sizin sevdiklerinizi de kirletmeye,
yaralamaya, korkak hale getirmeye?
Ruhunuzda yayılan karanlığı,
bir başkasına hangi hak ve duyguyla taşımaktasınız?
Kendi pis korkunuzu tek başınıza yaşayın
ve bilin ki aşk cesaret işidir.
Ancak devrimciler aşık olabilir.
Ancak hayatı bir isyan ateşi gibi alnında dolaştıranlar aşık olabilir.
Bu ateşli ve cesur duyguyu, korkularınız ve ihanetlerinizle kirletmeyin.
Aklınızdan geçen herşeyi biliyorum.
Çok gördük biz bu yılgınlık ve sünepelikleri.
Aşklarınız karşısında dahi yenildiniz siz
ve sarılıp yanınız sıra koşturmak yerine,
sevdiklerinizin korkularını da korkularınıza gerekçe göstererek,
hem kendinizi hem de onu bir çukura doğru sürüklediniz.
Koşmaya mı cesaretiniz yoktu,
sunacak dünyalarınız mı sığdı,
cahil miydiniz, eksik miydiniz, bilinmez.
Gerekçeleriniz hiç ilgilendirmiyor bizi.
Bildiğimiz birşey var ki,
siz aşkı kuşatılmış kalelerin teslim olması gibi birşey sandınız
ve sevgilinizin elinden tutmanız beyaz bir bayrağın dalgalanması
anlamına geliyordu sözlüğünüzde.
Ürkek cümlelerden oluşan bir sözlüğünüz var
ve tam da bu yüzden tek bir satır anlamayacaksınız kavgamızdan.
Size o kavgaya katılma hakkı ve kavga etme imkanı sunuldu,
lakin cenk meydanına attığınız ilk adımda
ayaklarınızın tutuştuğunu görüp,
serin bir hayata, serin bir kucağa,
serin bir eve doğru koştunuz.
Kendiniz gibi korkak hale getirdiğiniz sevdiklerinizden
sizi avutmalarını,
dizlerine yatırıp saçlarınızı okşamalarını beklediniz.
Oysa o saçlar, isyan ateşenin yalımlarıyla tutuşmalıydı.
Saçları isyan ateşinde kavrulmuş adamların
ve kadınların hakkıdır aşk.
Ve dünyanın en güzel ağaçları
ve en güzel kalpleri onların toprağında yetişir.
Size, içinde gittikçe boğulacağınız daracık hayatlar
ve o hayatları bile doldurmaktan aciz avuçlar kalır.
Gidin ve o avuçların aşkında teselli bulun.
Uyutsun sizi miniminnacık sevgililer
ve yaşlanan bedenlerinizi kanapelere yayıp
kazak ören kadınları seyredin siz.
Yaşayabileceğiniz en büyük mutluluk budur.
Korkakların mutluluğu!
İdris Özyol
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Bu adamla inanma oğlum, bu adamlara inanma.
Siyah kaşlarına ve kanlı sakallarına aldırma onların.
Artık, saçlarından tutup sürüklemiyorlar onları esir pazarlarına.
Onlar artık Romalı oldu oğlum.
İnka kralını ateşte kızartan İspanyol kaşifin arkasında saf tutuyor onlar ve yerli kızlarını kaçırıyorlar hain düşlerine.
Santiago Stadyumunda Victor Jara’nın parmaklarını tek tek kıranlar onlardır.
Hz. Yahya’nın başını, altın bir tepside Roma Valisi’ne sunanları hatırla ve o gün orada olanların hepsini, masanın arkasında otururken göreceksin şimdi, girdiğin bütün odalarda.
Senin gibi göründüklerine bakma oğlum ve ceketlerindeki renge inanma.
Onlar, çoktan sattılar senin kalbini ve bakmayı bile çekindiğin o liseli kızı çengi yapıyorlar masalarına.
Hani anlatmıştın ya onlara, o mahcup sevdanı; işte sırf bu yüzden, işte sana ait olan son kaleyi de düşürmek için, yaptıklarını söylüyorlar.
Ve sana iyi ayarlanmış nutuklar çekiyorlar.
Yüreğinin kırık yerlerine bakarak kozmetik yaşlar akıtıyorlar.
Sana ağlıyorlar ve fakat arkanı döndüğün an sırtına bakarak kaç para edeceğini hesaplıyorlar senin.
Onlar, Afrikalıları karanlık teknelere balık istifi dizip, Yeni Kıta’ya taşıyan köle tacirleridir oğlum.
Sana usulcacık ve sevecen bir sözlükle yaklaştıklarına bakma. Okuma uzattıkları kitapları.
Ellerini sıkma oğlum.
Onların sakallarındaki kan, kendi kanları değildir.
Bruno’yu ateşe atmaktan ve Hindistan’ı sömürmekten geliyorlar şu an ve silerek ağızlarındaki kanı yenlerine, sanattan, medeniyetten, ince zevklerden ve kadınlardan bahsedecekler.
Sana üzüm ve kavun sunacaklar oğlum.
Aynı saftayız diyecekler sana ve parmaklarının ucuyla bir yerler gösterip yakmanı, yıkmanı isteyecekler.
Sen o parmak ucuyla işaretlenen yerlere girip, babandan öğrendiğin adaleti tekrarlarken, onlar arka odalarda altın, gümüş ve kadın arayacaklar.
Sen, ışıkların altında ve hiç hesapsız gösterirken yüzünü düşmana, onlar kara maskeler takıp gölgelere sinecekler oğlum.
Ve indirdiğin her düşmanın ceplerini karıştıracaklar değerli şeyler bulmak için.
Biliyorum, onları, “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” günlerinden hatırlıyorsun ve zihnindeki bu hatıra diri tutuyor kalbini.
Sağ tarafına baktığında onları hâlâ yanında göreceğini düşünüyorsun; hani o şehirlerin önünde en kahraman gözlerinizle durduğunuz o günlerde olduğu gibi.
Fakat nafile; onlar çoktan gitti oğlum, onlar yumuşacık salonlarda kalça çalkalıyor şimdi.
Sen kanayan kalbinle sarılırken onlara, sırtını sıvazlayarak hançerlerini daldıracakları bir yer arıyorlar bedeninde.
Şunu asla unutma oğlum, şunu asla unutma: Biz eski çağların diliyle konuşuyoruz hâlâ ve girdiğimiz her yerde, bir davayı asla dert etmemenin ateşiyle dolaşıyoruz.
Böyle dolaştığımız için, arkadaşlarının başını altın tepside düşmana sunanlar ve ayaklarının buraya koyup kafalarını karşı safın hizmetine verenler nefret ediyorlar bizden.
Tek kelimeyle ve tartışılmaz bir şekilde nefret ediyorlar.
Gözlerine bak, beni anlayacaksın oğlum.
Makamlarında otur ve parmaklarını yumuşak deri koltukların kenarlarına vurarak bak onlara; gözlerindeki tenha yerlere bak.
Simsiyah bir ihanet göreceksin orada, simsiyah ve çiğ bir ihanet.
Bu adamlara inanma oğlum, bu adamlara inanma.
İkram ettikleri üzümden bir tane dahi koparma.
Sana sundukları herşeyin içinde, satılmış başların ve altın tepside düşmana uzatılmış genç bedenlerin kanı duruyor.
Avuçlarının içinde gizliyorlar ihanet mektuplarına vurdukları mührü ve o mührü senin gözlerine bakarak bir yandan, gizlice çıkartıp dokunduğun herşeye vuruyorlar oğlum, dokunduğun herşeye vuruyorlar.
Onlar simsiyah adamlardır ve beyaz bir akrep dolaşır bütün karanlıklarında.
Uzandığın her şey, bütün fikirler, bütün laflar ve giyindikleri bütün elbiseler ısırır seni.
Ve önüne koydukları herşeyde, dövüşerek ölen kardeşlerinin ödenmemiş hakkı vardır.
Ölen kardeşlerinin hatırasını sen diri bir mızrak gibi tutarken içinde, onlar bir cila olarak kullanırlar iş görüşmelerinde.
Kahramanlarımız bir laf kalabalığı ve gerekli yerlerde gerekli gözyaşlarını dökmek için vesiledir onlar nezdinde.
İşlerin kilitlendiği yerde, birimizin yüreğini ve cesaretini çıkartıp ceplerinden, masanın ortasına savururlar.
Bunları artık anla oğlum, bunları artık anla.
İdris Özyol
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Ömrümüzün günleri değil yaşadığımız ;
her gün yeni bir hayatı yaşıyoruz sanki .
Herşey yeniden ve başka olasılıklarla başlıyor .
Bizse , karşılaştığımız yeniyi ,
alışkın olduğumuz eskinin diline tecüme etmeye ,
onun kalıbına göre şekillendirmeye çalışıyoruz .
Pek başarılı olduğumuz söylenemez bu çabada .
O yüzden , her gün yeni bir yüzüyle tanışmaktayız bu çağa ait yenilgilerin .
Yeni olan aklımızı karıştırıyor ve ürkütüyor zihnimizi eski hayat .
Yeniyle eski arasında çalkalanıp durmaktayız .
Ne yeninin özgürüyüz ne de devamıyız eskinin .
Bu hayatın içinde ,
İlk kez yakalı gömlek giyip kravat bağlayan vatandaşlar gibi yakamızı çekiştirmekteyiz .
Çünkü asaletimizi sıfırladılar bizim , düşlerimizi ,
şehirlerimizi , arzularımızı , isyanlarımızı .
Atalarımız rahatsız ediyor çocuklarımızı
ve biz dünün adamlarıyla aynı fotograf karesinde bukuşmaktan delice korkuyoruz .
Babalarımızın , televizyon üstlerine yerleştirdiğimiz resimleri özetleyip duruyor
büyük çelişkimizi ve çelişki , fasit bir daire olup döneniyor hayatımızda .
Hayatımız bize ait değil .
Onun üzerinde hiçbir yetkiye ,
hakka ve tasarrufa sahip değiliz .
Özgürlük diye sunulan şey ,
kitlesel bir esaretin kabulü için uydurulmuş palavraların toplamı bugün .
‘’ Ben özgürüm ‘’ diye başlayan her konuşmanın dibinde
yıllardır süren bir tutsaklığın zincirleri şakırdıyor .
Kimse özgür değil
ve her birimiz daha da tutsak kılmaktayız öbürümüzü .
Çünkü , ne yaşlı bir ağaç gibi soluk alıyor ,
ne de genç bir atletin rekore susayan kaslarına özeniyor zihnimiz .
Dünle yarın arasında kalmanın o kahreden tembelliğiyle tembeliz
ve yaşadıklarımıza uyuşuk uyuşuk bakmak acayip keyif veriyor bize .
Üstünde yaşadığımı toprakların geleceğini kirletip durmaktayız .
Korkak ve sırnaşık bir hal alan ruhlarımız ,
içimizdeki en küçük yürüme çabalarına dahi çelme atıyor .
Birileri bizi koyunlardan koyunlardan aldığı ilhamla yontuyor .
Fabrikasyon hayatlar ,
zevkler ve kabuller yaşıyoruz .
arkasına bakmadan koşan ,
önünü görmeden yürüyen zavallılarız biz .
Her gün yeni ve başkalarına ait bir hayat yaşıyoruz ;
Naylon bir hayat .
idris özyol
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...
Benimle konuşurken gözlerimin içine bak -İdris ÖZYOL
Gözlerinin içine bakarak ölüyorum burada. Bir kaleyi düşürdükten hemen sonra ve arefesinde yeni bir savaşın, -ortada hiçbir sebep yokken- işte öylesine bir sabah, herkes uykudayken, şebnemlere dokunarak ölüyorum.
Bağırmadan ve söylemeden adımı ve hatta mümkünse ağzımın kenarında küçük bir gülümseme iskeletiyle, fotoğraf çektirir gibi, traş olur gibi, misafirliğe gider gibi ölüyorum sana baktıkça. Hiç bir bağım yok bu dünyayla. Bu dünyayla hiçbir ilgimiz yok. Göğsümüze daldırılmış bir mızrağı usul usul sürükleyerek yaşıyoruz hep. Mızrağı iki avcunla kavrayıp biraz daha derine sokarak, "işte sizin dünyayla ilginiz bu" diyorsan; yanılıyorsun.
Siz hep yanıldınız zaten. Bizi kurtarmaya geldiğiniz günlerde de yanıldınız. "Makus talihimiz"i yenmeye çalıştığınız ve bize ümitler aşılamaya kalkıştığınız günlerde de yanıldınız. Bizim için ölmeye kalkışmanız, sizin *****lığınızdı gözüm. Biz sizden böyle birşey istemedik ve asla da istemeyiz. Çünkü sizin değiştirmek istediğiniz şey, kendi dövülmüşlüğünüzdü. Babalarınızın verdiği "harçlık cezası"na isyan ettiniz siz, kardeşinizin daha çok sevilmesine isyan ettiniz, kolejde aldığınız kırık notlara isyan ettiniz. Bizim gibi değilsiniz ve biz değişmek istemiyoruz "mavi gözlü dev", biz değişmek istemiyoruz.
Orhan Gencebay dinlediğimiz için utanmıyoruz. Müslüm Gürses'i şarkılarıyla göğsümüzü doğramak rahatsız etmiyor bizi. Azer Bülbül, "titrek bir şovmen" değil bizim için. Kebabı seviyoruz, lahmacunu da, kurufasulyeye ekmek banmayı da. Bunlar bizim için iğrenç, kaba, banal, vulgar değil. Arka arkaya dizdiğin bütün bu aşağılama sıfatları senin "hormonlu" beyninin ürünleri. Senin "sanal zekan" üretiyor bunları ve sen, ruhunu yakalayamadığın, çeperinde süründüğün, kapısında dövüldüğün tuhaf bir "Batı algısı"nı idam sehpası kılıyorsun hayatlarımıza.
Bizi sallandırıyorsun koçum, iki gözüm, ciğerparem, bizi el kapılarına maydanoz yapıyorsun. Oysa ikimiz sırt sırta versek, ne o sehpa kalır ortada, ne steril masalar, ne de gözleri bir sömürge ordusunun. Bunları biliyorsun eminim; fakat işine gelmiyor kavganın en dişlisi, ölümün en merti. Küçük, küçücük isyanlarla tamir edip vicdanını, kurtlar sofrasından biraz daha kırıntı kapmak senin niyetin. Bu yüzden gelip kapımıza, asker, ekmek ve cesaret istiyorsun bizden. Bizden mum ışığı, karınca sabrı istiyor ve kara pazularımızı okşayarak ölüme gönderiyorsun herşeyi bire bir anlayan kafalarımızı. Kesilmeye, asılmaya ve mızraklanmaya gönderiyorsun bizi. Ve sonra iki avcunla yakalayıp göğsümüzdeki mızrağı, "işte bu" diyorsun, "işte bu, dünyadan nasibinize düşen". Ve biraz da sen kanırtıyorsun yapışarak sapına, göğsümüzü deşen yoksulluğun.
Sen bir kiler faresisin gözüm. Beyaz konakların zulasında yatan un çuvallarına fitsin sen. Avcuna konulacak birkaç metelik için takla atarsın ziyafet sofralarında. Bizim kapımızı çalma. Gözlerimize bakma. Ve lütfen savaşma bizim için. Hiç inandırıcı değil isyanın, hiç inandırıcı değil kavgan. Tahta döşeklerimize, aşsız evlerimize hasbelkader düşmüş birisisin sen. Kuyruğunu biraz dikleştirince koşarak gideceksin buralardan. Arkana bile bakmadan, gözucuyla bile yoklamadan kaçacaksın mahallemizden.
Adımız gibi biliyoruz bunu. Şakağımıza kurşun sıkar gibi biliyoruz. Her gün ölüp yeniden dirilmek gibi birşey senin lafların. Satırına bile inanmadığın hayallere inanmamızı ve onların ardısıra savaşmamızı istiyorsun. Git işine. Hayat başka yerde değil. Burada da değil. Dünyayla hiçbir ilgimiz yok bu yüzden. Çıkartıp göğsümüzdeki mızrağı, atıyoruz önüne. Acaip keyifli birşey bu ve asla beklemiyorsun böyle birşeyi. Vuruyoruz seni. Söylediğin yalanların tam arkasından yakalayıp, alnından vuruyoruz. Ha ha ha...
__________________
Bir Çocuk Koşuyor Kurşun Daha Hızlı Güvercin Uçuyor Uçak Daha Hızlı Beyaz Bir Bulut Buruşup Yere Düşüyor Üstünde "İnsanlık Öldü" Yazılı...