Bu Foruma yaptýðýnýz ilk ziyaretiniz ise, Lütfen öncelikle Yardým kriterlerini okuyunuz.
Forumumuzda bilgi alýþveriþinde bulunabilmeniz için öncelikle Kayýt olmalýsýnýz. Üye olmayanlar Forumumuzdan hiçbir þekilde aktivite uygulayamaz, Mesaj yazamaz, Konu açamaz, Eklenti indiremez. Forumumuzu tam anlamýyla kullanmak için Üye olabilirsiniz..
Cenâb-ý Hak dünyâ hayâtýný bir imtihan âlemi olarak yaratmýþ, bu yüzden insanoðlunu hayra da þerre de temâyül edebilecek bir kâbiliyet ile techîz etmiþtir. Dolayýsýyla her bir kulun iç dünyâsý, hak ile bâtýl ve hayýr ile þer temâyülleri arasýnda bir mücâdele sahasýdýr. Cenâb-ý Hak, kullarýnýn bu mücâdeleden gâlip çýkarak cennete nâil olabilmeleri için onlara baþta peygamberler olmak üzere hidâyet rehberleri lutfetmiþtir.
Bu ilâhî yardýma raðmen, insanlarýn pekçoðu gafleti bertaraf edemedikleri için yaratýlýþlarýndaki nefsânî arzularý azgýnlaþtýracak bir yol tutarlar. Böyle kimselerde görülen en çirkin iki vasýf da "kibir ve ucub"dur.
Kibir, kendinden baþkasýný hor ve hakir görmek; ucub ise, kendini beðenmek ve þahsýný baþkalarýndan üstün bilmektir. Kibir ile ucub birbirinden ayrýlmayan iki çirkin vasýftýr. Bu illetlerin netîcesi, dünyâda huzursuzluk, âhirette ise ilâhî azap tecellîleridir. Bu iðrenç huylar, kiþinin kalbi ile güzel ahlâk arasýna çekilen birer mânevî âfet perdesidir.
Kibir ve ucub sâhibi kiþi, herkesi küçük görme illetine müptelâ olduðu için "gayz, kin, yalan, iftirâ ve öfke" gibi her türlü nefsânî kötülüðü sînesinde barýndýrýr ve netîcede rûhuna zehir saçar. Diðer yandan bunlarýn zýddý olan "tevâzu, merhamet, samimiyet, doðruluk, kanaat" gibi ne kadar insanî güzellikler varsa, onlara da menfîliklerdeki þiddeti nispetinde vedâ eder. Çünkü cennete girmeye mânî olan bu cehennemî vasýflar, ahlâkî kýymetler ile bir arada barýnamaz.
Ashâb-ý kirâmdan Hazret-i Câbir -radýyallâhu anh- diyor ki:
Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gittim ve kapýsýný çaldým. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
"-Kim o?" diye sordular.
"-Benim!" diye cevap verdim.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"-Benim, benim!" diye tekrar etti. Gâliba bu cevâbýmdan hoþlanmamýþtý." (Buhârî, Ýsti'zân, 17) 1
Ârifler sultâný Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu hadîs-i þerîfteki nükteleri gönül lisânýyla þöyle þerh eder:
"Birisi geldi, bir dostun kapýsýný çaldý. Dostu içerden:
"-Ey güvenilir kiþi, kimsin?" diye seslendi.
Kapýyý çalan:
"-Benim." deyince, dostu:
"-Öyleyse git! Senin için henüz içeri girme zamaný deðildir. Böyle bir mânevî nîmetler sofrasýnda ham kiþinin yeri yoktur." dedi.
Ham kiþiyi, ayrýlýk ve firak ateþinden baþka ne piþirebilir? Nifaktan, iki yüzlülükten onu ne kurtarabilir? O zavallý adam kapýdan döndü, tam bir sene yollara düþtü, dostunun ayrýlýðý ile yandý, yakýldý. O yanýk âþýk, ayrýlýk ateþi ile piþerek döndü geldi, dostunun evi etrafýnda yine dolaþmaya baþladý. Aðzýndan sevgili dostunu incitecek bir söz çýkmasýn diye, binbir endiþe içinde ve yüzlerce defa edep gözeterek kapýnýn halkasýný yavaþça vurdu. Dostu içerden:
"-Kapýyý çalan kimdir?" diye seslendi.
Adam:
"-Ey gönlümü almýþ olan! Kapýdaki de sensin." cevabýný verdi.
Dostu:
"-Mâdemki þimdi "sen" "ben"sin. Ey "ben" olan, "ben"den ibâret olan, haydi gir içeri! Bu ev dardýr, bu evde iki "ben"i alacak yer yoktur. Ýðneden geçirilecek bir iplik, ayrýlýr da iki iplik olursa, yâni ucu çatallaþýrsa iðneden geçmez. Mâdem ki sen tek katsýn, birsin; gel bu iðneden geç!" dedi." (Mesnevî, beyt: 3052-3064)
Demek ki seven, sevdiðinin hâliyle hâllenip onunla aynîleþme yönünde belli bir kývâma gelmeden, gerçek bir dost olamaz. Bu sebepledir ki artýk, o olgunluða eriþen kapýdaki adam, içeriden gelen:
"-Kim o?" suâline:
"-Bir ben ki, baþtan baþa sen!" ifâdesiyle karþýlýk vererek, dostuyla hemhâl oluþun makbûl olan seviyesini elde ettiðini bildirmiþ olmaktadýr.
Hazret-i Mevlânâ þöyle devam eder:
"Ey nefsindeki benliði alt eden kiþi! Gel, içeri gir. Sen artýk bahçedeki dikenler gibi gülün zýddý deðilsin! Sen þimdi güllere þâh olansýn!
Nefsini alçak gören kiþiye ne mutlu. Kendini üstün gören kimsenin de vay hâline! Þunu iyi bil ki, bu kibir ve ucub, yâni kendini üstün görme hâli kahredici bir zehirdir. Ahmaklar bu zehirli þarabýn sarhoþu olduklarý için kendilerinde varlýk hissederler.
Bahtsýzýn biri bu zehirli iksirden içerse neþe ile bir an baþýný sallar. Sallar amma biraz sonra da insanlýða vedâ eder, rezil olur.
Ey aklý baþýnda kiþi! Þunu iyi bil ki; kýlýç, boynu olan kiþinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiþtir. Boynu ve bedeni olmadýðý için onun yaralanmasý ve kesilmesi de mümkün deðildir.
Ey doðruluktan sapmýþ kiþi! Büyüklük taslamak, kibre, gurura ve ucba kapýlmak, odunun üzerine ateþ koymak gibidir. Böyle bir ateþ üzerine sen nasýl gidiyor da kendini ateþe atýyorsun?
Dikkatle bak da gör, yerle bir olan gölgeler hiç oklara hedef olabilir mi?
Yerden baþýný kaldýrýp varlýk gösteren, böbürlenen kiþi ise oklara hedef olur. Çâresiz, oklar onu delik deþik ve periþan eder durur."
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
"Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beðenmiþ, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez! Yürüyüþünde tabiî ol! Sesini alçalt!.." (Lokmân, 18-19)
"Yeryüzünde böbürlenerek dolaþma. Çünkü sen (aðýrlýk ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de daðlarla ululuk yarýþýna girebilirsin." (el-Ýsrâ, 37)
Birgün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- þöyle buyurdular:
"Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan hiçbir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez." (Müslim, Îmân, 148-149)
Ebedî saâdet için kalbdeki îmânýn ne büyük bir cevher olduðunu, buna mukâbil insanýn rûhunu zehirleyen kibrin de ne kadar vahim bir âhiret felâketi olduðunu vurgulayan bu nebevî beyân üzerine ashâbdan biri:
"-Yâ Rasûlallâh! Ýnsan elbisesinin, ayakkabýsýnýn güzel olmasýný istemez mi?" deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- þu karþýlýðý verdi:
"-Þüphesiz ki Allâh güzeldir; güzelliði sever. Kibir (ise nîmetleri kendinden bilerek) hakký inkâr etmek ve insanlarý küçük görmektir." (Müslim, Îmân, 147; Tirmizî, Birr, 61)
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, katý kalpli, kaba, cimri kimselerle birlikte, kurularak yürüyen kibirli insanlarýn da cehennem ehlinden olduðunu belirtmiþ2 ve:
"Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allâh merhamet nazarýyla bakmaz." (Müslim, Libâs, 42) buyurmuþtur.
Kibir ve ucbun ne aðýr bir cürüm olduðunu tebârüz ettiren diðer hadis-i þerîflerde de þöyle buyrulmuþtur:
"Vaktiyle kendini beðenmiþ bir adam, güzel elbisesini giymiþ, saçýný taramýþ, çalým satarak yürüyordu. Allâh Teâlâ onu yerin dibine geçiriverdi. O þahýs kýyamete kadar debelenerek yerin dibini boylamaya devam edecektir." (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Libâs, 49-50)
"Cennet ile cehennem münâkaþa ettiler.
Cehennem:
"-Bende zorbalar ve kibirliler var." dedi.
Cennet:
"-Bende zayýflar ve yoksullar var." dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ onlarýn çekiþmesini þöyle hâlletti:
"-Ey cennet! Sen benim rahmetimsin, dilediðime seninle merhamet ederim. Ey cehennem! Sen de benim azâbýmsýn. Dilediðime seninle azâb ederim. Ben, her ikinizi de dolduracaðým."" (Müslim, Cennet, 34)
"Bir kimse kibirlene kibirlene sonunda zâlimler gürûhuna kaydedilir. Böylece zâlimlere verilen cezâ ona da verilir." (Tirmizî, Birr, 61)
Kibir ve ucub târihi, iblisten baþlayarak Nemrudlar, Firavunlar, Kârunlar ve Ebû Cehiller gibi nice ahmaklarýn âleme ibret olan âkýbetlerini sergilemektedir. Bu zavallýlar silsilesi sayýya gelmeyecek kadar uzundur.
Kur'ân-ý Kerîm'de kibrin ilk temsilcisi olarak iblis gösterilmektedir. O, "Âdem'e secde et!" emri karþýsýnda büyüklük taslamýþ, neticede bu kibri onu küfre sürüklemiþtir. (el-Bakara, 34) Allâh Teâlâ, iblis'in bu davranýþýna karþý:
"Böbürlendin mi, yoksa gerçekten yücelmiþ olanlardan mýsýn?" (Sâd, 75) buyurmak sûretiyle de, onun secde etmeyiþinin gerçek yücelikle bir alâkasýnýn bulunmadýðýný ve sadece büyüklük kuruntusundan kaynaklandýðýný beyân etmiþtir.
Demek ki "ben" iddiâsý, mânevî yolun bir nevî kanseridir. Ýblis, meleklerin hocasý iken benliði yüzünden ebedî hüsrâna dûçâr olmuþtur.
Nemrud da, Hazret-i Ýbrâhîm'in "tevhid dâvâsý" karþýsýnda kibre kapýlarak:
"Ben, Ýbrâhîm'in söylediði semâlarýn Rabbine harp îlân ediyorum." dedi. Böylece büyüklük taslayýp etrafýndakilere böbürlenmek sûretiyle, kudret ve azametini deðil, bilâkis hamâkat ile alçaldýðý seviyesini ortaya koydu.
Ebû Cehil ve emsâlleri de Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in nübüvvetini vicdânen kabul ettikleri hâlde, nefsâniyetleri sebebiyle inkâr etmiþlerdi. Zîrâ îmân ederek, o zamanlar ekseriyeti zayýf ve kölelerden oluþan mü'minlerin safýnda yer almayý gururlarýna yediremedikleri için budalaca bir inada sürüklenmiþler ve:
"Bu Kur'ân, iki þehirden bir büyük adama indirilse olmaz mýydý?" (ez-Zuhruf, 31) diyecek kadar kibir ve ucbun gayyâlarýna düþmüþlerdi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in saâdet rehberliðini ve getirdiði istikbâl haberlerini teþekkürlerle, minnetlerle karþýlayacaklarý yerde -ne hazindir ki- kibir ve gururlarý sebebiyle çok çetin bir inatla, yüz kýzartýcý menfîliklerle, alay, hakaret ve iz'âclarla karþýlamýþlardýr.
Firavun da, vezîri Hâmân'a:
"-Bana tuðla piþirip yüksek bir kule yap ki, þu Mûsâ'nýn Rabbini araþtýrayým." diyecek kadar ahmaklaþmýþtýr.
Bu ahmaklar silsilesinin yakýn tarihimizdeki temsilcilerinden Rus astronot Gagarin'in:
"-Ben gökyüzünde Allâh'a rastlamadým." demesi de ayný ahmaklýðýn tekerrüründen baþka bir þey deðildir.
Gönüllerin îmân güzellikleri ve ahlâkî fazîletlerle tezyîn edilebilmesi, ancak "kibir ve ucub"dan temizlenmesiyle mümkündür. Geldiði yeri düþünmeden, gideceði yeri hesâba katmadan, kendisine türlü nîmet ve imkânlar bahþeden Allâh Teâlâ'nýn emirlerine muhâlefet ile kibre saplanmak, ne hazin bir gaflet ve ne korkunç bir âhiret sefâletidir. Mütekebbir Kisrâlarý kýrýp yerin dibine geçiren, zâlim Kayzerleri helâk fýrtýnalarýyla savuran, Firavunlara azap denizinin ortasýnda çâresizlik ve acziyetin en fecîsini tattýran kibir ve ucbun, bu nevî hazin akýbetlerini hatýrdan çýkarmamak îcâb eder.
Dünyâ ve âhiret hayâtýna bu derecede zarar veren kibir ve ucub da, diðer menfî temâyüller gibi -mutlak sûrette deðilse de- kontrol altýna alýnarak bertaraf edilebilir. Yeter ki Allâh'ýn emir ve nehiylerine lâyýkýyla gönül verilebilsin. Zîrâ Ýslâm, yalnýz kibir ve ucbu deðil, benzer bütün menfîlikleri bertaraf etmek, müsbet temâyülleri de, geliþtirmek husûsundaki reçetelerin en mükemmellerine sâhiptir. Bunlarýn hayata tatbiki için de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in numûne-i imtisâl hâl ve tavýrlarý çok zengin bir fiilî kýstaslar deryâsý teþkîl eder. Yâni Allâh'ýn râzý olacaðý bir hayat yaþayabilmek için, ilâhî emirleri doðru öðrenmek, bunlarý tatbik husûsunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i elden geldiðince taklîde çalýþmak ve bütün güç ve imkânlarý Allâh'ýn rýzâsýný kazanmaya yönlendirmek þarttýr. Bu, iþin zâhirî kýsmýdýr. Bir de mânevî veche vardýr. O da, güzel ahlâk sâhibi olmak husûsunda Cenâb-ý Hakk'a dâimî bir duâ ve ilticâ hâlinde bulunarak haramlardan korunmaya çalýþmaktýr. Zîrâ, haram gýdâ ve gâfilâne davranýþlar, negatif enerji vermek sûretiyle idrâki matlaþtýrýr.
Ayrýca, rûhunu tasfiye ederek mânen yücelmiþ kimselerle berâber olmaya da dikkat edilmelidir ki, onlarýn rûhâniyetinden istifâde edilebilsin. Bütün bu mânevî ölçülere riâyet edildiði takdirde bertaraf edilemeyecek bir menfîlik yoktur. Sâlih ve sâdýk kimselerle berâber olmak tedbîri de, fevkalâde ehemmiyetlidir. Zîrâ hâller sârîdir. Kiþiye, muhabbet duyduðu kimsenin müsbet veyâ menfî kaderinden bir pay isâbet eder. Bu yüzden kiþi, ünsiyet ettiði insanlara dikkat etmek mecbûriyetindedir.
Cenâb-ý Hak âyet-i kerîmede:
"Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdýklarla berâber olun!" (et-Tevbe, 119) buyurmaktadýr. Yâni sâdýklarla berâberlik, onlarýn hâlleriyle hâllenmek istikâmetinde bir rûhî alýþveriþ imkâný saðlar.
Diðer taraftan insanda fýtrî bir sermâye olarak bulunan kibir duygusu, iki aðýzlý bir býçak gibi hayra da þerre de kullanýlmaya müsâittir. Bu yüzden makbûl olan; bu temâyülü mutlak bir sûrette yok etmek deðil, onu kontrol altýna alýp hayra istikâmetlendirmektir.
Zîrâ fýtrî bir sermâye olan kibir temâyülünü kullanmanýn câiz, hattâ gerekli olduðu durumlar da vardýr. Nitekim bunlardan biri olmak üzere; "Kibirliye karþý kibir, sadakadýr." (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, IV, s. 366/5299) buyrulmuþtur.
Yine Ýslâm'a karþý mütecâviz bir durumda olan inançsýzlara ve fâsýklara karþý Ýslâm'ýn izzet ve haysiyetini muhâfaza etmek için yapýlan tekebbür de makbûl sayýlmýþtýr. Zîrâ böyle durumlarda bu fýtrî sermâye yerinde, haklý ve müsbet bir sûrette kullanýlmýþ olur ki, o zaman "vakar" adýný alýr.
Vakar da, tevâzû gibi ahlâk-ý hamîdedendir. Zîrâ Cenâb-ý Hak, râzý olduðu kullarýnýn vasýflarýný bildirdiði âyet-i kerîmede:
"(O sâlih kullar), yalan yere þâhitlik etmezler, boþ sözlerle karþýlaþtýklarýnda vakar ile (oradan) geçip giderler." (el-Furkân, 72) buyurmaktadýr.
Nasýl ki tevâzûnun gerekli olduðu durumlarda kibir göstermek, çirkin ve iðrenç ise, vakar vasfýndaki tekebbürün câiz ve hattâ gerekli olduðu durumlarda tevâzû göstermek de zillettir.
Yâni yaratýlýþtaki bütün istîdatlarý lâyýk olduðu ölçüde tutmak ve onlarý Ýslâm'ýn çizdiði hudutlar çerçevesinde kullanmak lâzýmdýr. Hayâtý numarasýz gözlükler gibi tavýr yeknesaklýðý içinde yaþamak, Ýslâm nazarýnda ne makbul sayýlan, ne de arzu edilen bir durumdur. Zîrâ yeri geldiðinde zehir bile þifâ olur.
Velhâsýl, ebedî saâdet için, hayatý, sonsuz ilim sâhibi olan Hak Teâlâ'nýn emirleri istikâmetinde yaþamak ve bu emirlerin -tâbir câizse- mantýðýný kavrama husûsunda büyük bir hassâsiyet göstermek þarttýr.
Cenâb-ý Hak, ilâhî intikam ve kahrýný celbeden iðrenç vasýflardan lâyýký vechile sakýnabilmeyi cümlemize nasîb eylesin. Bizleri, Ýslâm'ýn izzet ve vakarýný taþýyan; ilâhî kudret ve azameti karþýsýnda ise "hiçliðini" idrâk edip haddini bilen, yersiz övünmelerden sakýnan ve:
"O Rahmân'ýn (has) kullarý ki, yeryüzünde mütevâzî olarak dolaþýrlar" (el-Furkân, 63) âyet-i kerîmesinden lâyýkýyla hissedâr olan kullarýndan eylesin!
Cenâb-ý Hak âyet-i kerîmede:
"Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdýklarla berâber olun!" (et-Tevbe, 119) buyurmaktadýr. Yâni sâdýklarla berâberlik, onlarýn hâlleriyle hâllenmek istikâmetinde bir rûhî alýþveriþ imkâný saðlar.
Diðer taraftan insanda fýtrî bir sermâye olarak bulunan kibir duygusu, iki aðýzlý bir býçak gibi hayra da þerre de kullanýlmaya müsâittir. Bu yüzden makbûl olan; bu temâyülü mutlak bir sûrette yok etmek deðil, onu kontrol altýna alýp hayra istikâmetlendirmektir