Tekil Mesaj gösterimi
Alt 04-08-2008, 11:22   #5 (permalink)
dutkmd
Süper Üyemiz
 
dutkmd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 9.084
dutkmd is an unknown quantity at this point
dutkmd - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

MUHAMMED ALEYHİSSELÂM PEYGAMBERDİR.
-4-





İkinci olarak diyorlar ki, Eshâb-ı kirâm, Kur’ân-ı kerîmin ba’zı yerlerinde şübheye düşdüler. Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” Fâtiha ve Mu’avvizeteyn, [ya’nî, iki Kul’ûzü] sûrelerinin Kur’ândan olmadığını söyledi. Hâlbuki, bu üç sûre Kur’ânın en meşhûr sûreleridir. Bunlardaki belâgat, i’câz derecesinde olsaydı, Kur’ândan başka sözlere açıkca benzemezler, Kur’ân-ı kerîmden olduğunda kimsenin şübhesi olmazdı.
Cevâb: Buna cevâb olarak denildi ki, Eshâb-ı kirâmın ba’zı sûrelerin Kur’ân-ı kerîmden olduklarında şübhe etdikleri, bunların belâgatleri ve i’câzları bakımından değildir. Birer kişinin haber verdikleri içindir. Hadîs üsûlu esâslarına göre, birer kişinin haber verdiği bilgi, kesin olmaz. Şübheli olur. Tevâtür ile bildirilen şey, kesin bilgi olur. Kur’ân-ı kerîmin hepsi tevâtür ile, ya’nî sözbirliği ile haber verildi. Bunun için, Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğu kesin olarak bilinmekdedir. Birer kişinin haber verdiği sûrelerin de, Allahü teâlâ tarafından Muhammed aleyhisselâma indirilmiş oldukları ve belâgat bakımından i’câz derecesinde oldukları, kesin olarak bilinmekdedir. Yalnız, Kur’ân-ı kerîmden olup olmadığını bildiren sözlerde ayrılık olmuşdur. Bunun da, da’vâmıza zararı yokdur.
Üçüncü olarak diyorlar ki, Kur’ân-ı kerîm [Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk halîfe iken] cem’ edilirken, tanınmıyan biri bir âyet getirince, adâlet sâhibi olduğu bilinmediği için, bundan yemîn veyâ iki şâhid istenir, ancak ondan sonra, Kur’ândan olduğu anlaşılarak, Mıshafa korlardı. Âyetlerin belâgati i’câz derecesinde olsaydı, âyet olup olmadıkları, belâgatlarından anlaşılır, Mıshafa konulabilmeleri için, getirenin âdil olması veyâ yemîn, iki şâhid gibi şartlara başvurulmazdı.
Cevâb: Bu şartları aramaları, âyet-i kerîmelerin Mıshafdaki yerlerini anlamakda, birbirlerinden önce veyâ sonra olduklarını bilmekde idi. Kur’ân-ı kerîmden olup olmadıklarını anlamak için değildi. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı kerîmi okur ve okuyanları dinlerdi. Her getirilen âyetin Kur’ân-ı kerîmden olduğu kesin olarak belli idi. Yemîn veyâ şâhid istenmesi, âyetlerin sıralarını anlamanın kesin olması için idi. Bundan başka, belâgatlerinin i’câz derecesinde olması da, âyet-i kerîme olduklarını göstermekdedir. Bir-iki âyetin belâgatinin i’câz derecesinde olmamasının zararı yokdur. En kısa bir sûre, en az üç âyet olduğu için, Kur’ân-ı kerîmin bütün sûreleri
mu’cizedir.
Dördüncü olarak diyorlar ki, her san’atin bir haddi, bir sınırı vardır. Bu sınırda durulur. Aşılmaz. Her zemân, san’atinde, benzerlerinden üstün olan bir üstâd bulunur. Muhammed aleyhisselâm da, zemânındaki şâ’irlerinin en fasîhi, en belîği olabilir. Zemânındaki şâ’irlerin söyliyemiyeceği şeyleri söyliyebilir. Buna mu’ciz denirse, her zemân, her san’atda benzerlerinden üstün olan san’at sâhibinin, benzeri san’atkârların yapamıyacakları birşeyi yapmasına da mu’ciz demek lâzım olur. Bu ise, saçma bir söz olur.
Cevâb: Mu’ciz demek, bir zemânda bulunan ve o zemân insanlarının çoğunun yapamadıkları için çok değer taşıyan ve yapabilenlerce de, en yüksek dereceye ulaşdırılmış olup, insan gücü ile bunun üstünü yapılamıyacağında sözbirliğine varılmış olan ve bu derecenin üstünde bir yapan bulunursa, bunun ancak Allahü teâlâ tarafından olduğuna inanılan şeydir. Böyle olmıyan şeye mu’cize denmez. Mûsâ aleyhisselâm zemânında sihr böyle idi. O zemân, sihr yapanlar, aslı ve vücûdü olmıyan şeyleri, vehmde ve hayâlde, var imiş gibi göstermenin, sihrin en yüksek derecesi olduğunu biliyorlardı. Mûsâ aleyhisselâmın asâsının [Bastonunun] büyük yılan olup, kendi sihrleri olan yılanları yutduğunu görünce, bunun sihrin sınırının dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu anladılar. Mûsâ aleyhisselâma îmân etdiler. Fir’avn, bu san’atdan habersiz olduğu için, Mûsâ aleyhisselâmın, sihr yapanların başı olduğunu, onlara sihr öğreten olduğunu zan etdi. Îsâ aleyhisselâmın zemânında, tıb ilmi de böyle idi. Çok ilerlemişdi. Tabîbler, başarıları ile öğünürlerdi. Ünlü mütehassısları, kendi tıb bilgileri ile ölülerin diriltilemiyeceğini, anadan kör doğanların gözlerinin açılamıyacağını söylerlerdi. Bunların, ancak Allahü teâlâ tarafından iyi edileceklerine inanırlardı. Muhammed aleyhisselâm zemânında, Arabistân yarım adasında, şâ’irlik ve belâgat san’atı en yüksek derecesine varmışdı. Yapdıkları şi’rlerin belâgatları ile birbirlerine öğünürlerdi. Hattâ, yedi kasîdenin belâgatdaki üstünlüğü, şâ’irlerin takdîrlerini kazanarak, bunlar Kâ’benin kapısına asılmışlardı. Bunların benzerlerini söyliyen bulunmamışdı. Târîh kitâbları, bunu uzun uzun yazmakdadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı kerîmi getirince, aralarında çok çekişmeler oldu. Bir kısmı, bunun Allah kelâmı olduğunu inkâr etdi. Kâfir olarak öldüler. Bir kısm şâ’irler, Kur’ân-ı kerîmin belâgatinin i’câzı karşısında, bunun Allah kelâmı olduğunu anlıyarak, müslimân oldu. Bir kısmı da, bunları görerek, istemiyerek müslimân oldu. Bunlara (münâfık) denildi. Bir kısmı da, karşı koymağa kalkışdı. İğri büğrü karşılıklar getirerek, aklı başında olanlar yanında, gülünç duruma düşdüler. Meselâ, (Vezzâriyât-i zer’an) âyet-i kerîmesine karşılık olarak (Fel hâsılât-i hasden vettâhinât-i tahnen vettâbihât-i tabhan felâkilât-i eklen) dediler. [Bunu kendileri de beğenmedikleri için, Muhammed aleyhisselâmın karşısında okuyamadılar.] Bir kısmı da döğüşdüler. Muhammed aleyhisselâmdan intikam almak, Onu öldürmek için, mallarının, canlarının, ehl ve evlâdlarının yok olmasını göze aldılar. Böylece, Kur’ân-ı kerîmin Allah tarafından gönderilmiş olduğu kat’î olarak [kesinlikle] anlaşıldı. [Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, mu’cizeyi Allahü teâlâ yaratmakdadır. Herşeyi Allahü teâlâ yaratmakdadır. Allahü teâlâdan başka yaratıcı yokdur. Şu kadar ki, bu dünyânın ve dünyâ işlerinin düzgün olması için, Allahü teâlâ, herşeyin yaratılmasını sebeblere bağlamışdır. Birşeyin yaratılmasını istiyen kimse, o şeyin sebebini kullanır. Sebeblerin çoğu, düşünmekle, tecribe ile, hesâbla bulunacak şeylerdir. Birşeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mu’cize ve kerâmet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebebsiz olarak, hârika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın âdetine uymakdır. Allahü teâlânın sebebsiz yaratması, âdetin hâricine çıkmak olur, hârika olur. Mu’cize, yalnız Peygamberde hâsıl olur. Başkasında hâsıl olmaz. Herhangi bir kimseyi övmek için (Mu’cize yapdı) demek, (Mu’cize olarak kurtuldu) demek, Onun Peygamber olduğunu söylemek olur. Bunda niyyete bakılmaz, söze bakılır. Herhangi bir kimseye peygamber demek küfr olur. Söyliyenin îmânı gider. Allahü teâlâdan başkasına yaratıcı demek, (falanca yaratdı) demek de böyledir. Müslimânlar, böyle tehlükeli şeyler söyleme
melidir]..



Hak Sözün Vesikaları, Sayfa-297
__________________
Click the image to open in full size. Click the image to open in full size.

Mutluluk insanı tatlı yapar...
Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü...
Hüzün insanı insan yapar,
yenilgi mütevâzı...
dutkmd isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla